Estel de L'alba
24 Ağustos 2010 Salı
Ronnie'den mektup var!
Vedalardan hoşlanmam ve bu şansı eski arkadaşlarımla hasret gidermek, geçmişteki ilişkilerimi ve arkadaşlıklarımı yenileyerek geçirmeyi tercih edeceğim.
Camp Nou'ya geri dönmek benim için son derece özel bir şey. Burası daima en sevdiğim statlardan birisi olarak kalacak. Ben burada eğlenirken sizin de eğlenmenize yardımcı olmuş olduğumu umuyorum.
Tüm Barcelona camiasına, özellikle Sandro Rosell'e kucak dolusu sevgiler.
Ronaldinho"
Orjinal Metin: http://www.fcbarcelona.com/web/english/noticies/futbol/temporada10-11/08/24/n100824112529.html
23 Ağustos 2010 Pazartesi
Umrumda olmayan düşüncelerinize cevabım!
Her zaman merak etmişimdir, insanlar hayatım hakkında ne düşünüyorlar diye. Aslında umursadığımdan değil bu merak, sadece bilmek istememden ötürü. Bir fikir yürüttüm, “etrafımdaki insanların çoğu nasıl betimliyor acaba hayatımı?” diye. İşte bu fikrimin etrafında açıklamak istedim bir şeyleri. Açıklamak zorunda olduğumdan değil de aslında, içimde kalmasını istemediğimdendir belki de. Amacım ne olursa olsun, okuyun ve anlamaya çalışın dediklerimi, satırlarımı.
Hayatım şovenist, gereksizliklerle dolu veya kapitalist gibi görünüyor değil mi dışarıdan bakılınca? Hadi itiraf edin nasıl tanımladığınızı! Hadi bekliyorum, söyleyin içinizden ne geliyorsa. Ben sizlerin aklından geçen muhtemel bir tanım yapayım şimdi. “Babasının verdiği paraya bağımlı yaşayan, bilgisayar başından kalkmayan, aklını futbola kullanan, bir şeylere aşırı bağımlı olan, kız gibi olmayan kız”. Doğru bir tanımlama yaptım size göre değil mi? Baba parası yemem kapitalizm, futbolla ilgilenmem gereksizlilik, bir şeylere aşırı bağımlı olmam da şovenizm oluyor işte size göre. Evet, kabul ediyorum, baba parası harcamam tam bir kapitalistlik ama diğerleri tamamen safsata.
Hayat genel anlamda sıkıcı, çekilmez ve acı dolu değil mi? Tabi o dediklerim tamamen sizin sorununuz. Benim hayatım futbol ve diğer çok sevdiğim ilgi alanlarım sayesinde daha zevkli, daha çekilir ve daha mutluluk dolu. Siz gelip geçici olan şeylere üzülürken, canınızı sıkarken ben futbol sayesinde hayatımı daha güzel bir hale getirebiliyorum. Hayatımı daha elverişli bir hale getiriyorum. Aslında sizlerin beni yerdiği şeyler ne kadar farklı olursa olsun aslında bir o kadar da aynı. Siz Aşk-ı Memnu’da Bihter’in ölmesine ağlarken ben, Mesut Real Madrid’e gidince ağlıyorum, ne farkı var? Farkını söyleyeyim mi, sizin yaptığınız daha aptalca! Sonuçta benim arkasından ağladığım kişi gerçekten de var olan, yani bir dizi veya film için insan beyninde yaratılmış olmayan birisi. Yani Bihter ne kadar gerçek dışıysa Mesut o kadar da gerçek işte. Ama niçin insanlara benim yaptığım daha büyük aptallık gibi geliyor? İnanın hiçbir fikrim yok. Aslında bir fikrim var bu konuyla ilgili. Ne mi?
Türkiye’de bıyıksız kesimin futbolla ilgilenmesi çok ters geliyor bıyıklı kesime değil mi? Hatta bıyıksız kesimin büyük bir kısmı da öyle düşünüyor. Neden böyle düşündükleriyle ilgili bir fikrim de yok. Arada bir düşünüyorum, acaba İngilizler bu oyunu icat ederlerken oyun kurallarında “Bayanlar izleyemez, düşkünü olamaz, bağımlısı haline gelemez!” diye belirtmişler de, benim mi haberim yok bundan?!
Futbolla ilgilenmeye başladığımda kaçınızın aklından “Kesin birine âşık olmuştur o yüzden izliyordur,” diye geçti? Veya kaçınız “İlgi çekmeye çalışıyor, ondan izliyordur,” dedi içinden? Yüzdelik orana vursak %49-%49 çıkar mesela sonuçlar. Kalan %2 ise benim ben gibi olan arkadaşlarımı temsil eder işte. Ama şu %98’lik dilim var ya işte, o kesim öldürüyor beni gülmekten.
Hiçbir zaman futbolu çok biliyorum diye bir iddiam olmadı. Ama kendimi geliştiriyorum işte. Her gün yabancı sitelerde, forumlarda ekstra bir şeyler öğrenmek için fink atıyorum. Twitter’dan, Tumblr’dan farklı ülkelerin insanlarıyla tanışıp onların futbol anlayışını öğrenmeye çabalıyorum. Yabancı dilimi geliştiriyorum, ileride işime yarar diye. Siz, kendini futbolsever olarak niteleyen bıyıklılar bir tribünden diğer tribüne küfürler ederek, sahaya yabancı madde atarak, kahvehanelerde ve toplumun diğer noktalarında hakeme, hatta tuttuğunuz takımın futbolcularına küfür ederken ben TV’de verilen efsanelerin belgesellerini izliyorum. 17 yaşında olmama rağmen Beckenbauer’i, Lineker’i, Eusebio’yu biliyorum mesela. Cruyff felsefesini hayatıma uyarladım, çok zor bir şey değil bu. Cruyff “En iyi savunma hücumdur,” derken sadece saha içinden mi bahsediyordu yani? Güldürmeyin beni!
Tuttuğum takımları seviyorum; ama oyunu takımlardan daha çok seviyorum. Barcelona kapansa bugün Allah korusun, ben yine de futbol izlemeye devam ederim. Futbolu seviyorum, futbolu sevdiğim futbolcuları sevmememi gerektirmez. Futbol, futbolcuları da sevince daha güzel. Sizin Messi’yi izlerken aldığınız maksimum zevk benim aldığım minimum zevke eşit mesela. Çünkü ben sahada harikalar yaratan adamın gerçek hayatta da nasıl harika bir insan olduğunu biliyorum. Arsenal maçında dört gol atarken golü ithaf ettiği Valen’i herkes sevgilisi zannederken aslında yeğeni olduğunu bilmek hoşuma gidiyor. Tuttuğum takımın B takımındaki futbolcuların bile isimlerini, yaşlarını bilmek bana çok büyük zevk veriyor. Sizin geçen sene tanımaya başladığınız Pedro’yu 3 sene öncesinden tanıyıp neler yapabileceğini anlamış olmak bana kendimi yüce bir kişi gibi hissettiriyor. Eski maçlara bakarken Guardiola’nın futbolcu, Xavi’nin yedek olduğunu görmek ve bundan aldığım zevk, siz maçlarda küfür ederkenki zevkten kat be kat büyük.
Futbolcuları tanımlarken kanat oyuncusu, bek, kaleci diye değil de atıyorum “Çocukken Fabregas’la aynı odada kalan, bir zamanlar ManU’da da oynamış, David Guetta dinleyen, sevgilisi çok çirkin olan stoperimiz” diye nitelendirmeyi seviyorum. Takımın özelliklerini bilmeyi seviyorum, yani işin sadece saha içi boyutunda değilim. Futbolcular birer mal değildir, siz O’nu bonservisiyle satın almış olabilirsiniz ama onlarında kişilik özellikleri var. Ve ben hayranlık duyduğum insanların özelliklerini bilmeyi seviyorum. Bojan Krkic’in alt yaş grubu takımlarındayken 998 gol attığını bilmek bana tarif edilemez bir gurur veriyor. Iniesta kitap çıkarınca heyecanlanıyorum, Pique Yunanistan’a tatile gelince o kadar yakınımda olması bana kendimi iyi hissettiriyor. Messi’yi hiç olmayan abim olarak görmek bana hayatım istediğim şekildeymiş gibi düşündürüyor. THY Barcelona’yla sponsorluk anlaşması imzalayınca aklımdan olmadık hayaller kuruyorum, bu hayallere tutunmak hoşuma gidiyor. Messi’nin kız arkadaşının çok güzel olduğunu görünce O’nun kadar ben de mutlu oluyorum. Ve bunun gibi birçok farklı duyguyu yaşıyorum futbol sayesinde. Olayın sadece sevdiğim ve hayranlık duyduğum kulüpler veya futbolcularla alakası da yok. Futbol; Ronaldo twitterda baba olduğunu açıkladığında da, Casillas Sara Carbonero’yu canlı yayında öptüğünde de, Sergio Ramos six-pack yaptığında da veya daha başka şeylerşe de güzel. Futbol her türlü güzel aslında.
Tuttuğum takımı tam donanımlı olarak tutmak istiyorum. La Masia’dan ne tip yetenekler çıkacak merak etmek istiyorum. Henüz B takımındaki futbolcuları arkadaşlarımla aramda paylaşmak istiyorum. Mesela gelecekte Fontas patlama yaptığında O’na sarkacak kızlara “Hoop ne oluyoruz?” diyecek olmak bende hınzır bir efekt meydana getiriyor. İlerinde Barcelona’ya taşınmanın hayallerini kurmak, Camp Nou’yu göreceğim ilk anı hissetmek şu okul-ev arası geçen hayatımı daha zevkli hale getiriyor. Gece uyumadan önce bir gün La Rambla Caddesi’nde yürürken Iniesta’yla çarpışmanın düşüncesiyle yatağa yatıyorum.
El Mundo Deportivo’nun Sara Carbonero’su olmak istiyorum. Kimse bunu yapacağıma inanmazken içten içe gülmeyi ve 2016-2017 gibi bir tarihte suratlarının halini düşünmeyi seviyorum. Genelde gülüp geçiyorum insanlar beni anlamayınca. Etrafta futboldan anlamayan arkadaşlarım var, bunlar beni “Kesin birine âşık olmuştur ondan izliyordur,” cümlesiyle tanımlayan kesimden çoğunlukla. Onlara söyleyebileceğim bir şey yok, Allah acil şifalar versin diyebilirim sadece, kızamam yani. Ama okulun bıyıklı eşrafı bana “Ronaldo Messi’den daha seksi, neden Madrid’i tutmuyorsun?” dediğinde veya “Guardiola eşcinsel adamın teki, Mou karizmatik, Realli olursun artık bu sene” diyince kan beynime sıçrıyor resmen! Ve bunu diyenler de bana “birisine âşık olmuştur” yaftası yapıştıranlar.
Futbolcunun yakışıklı olanını seviyorum. Ama bu Ribery'e veya Landon Donovan'a hayranlık duymamı engelleyemez.Bir arkadaşımdan alıntıyla bitiriyorum olayı, "Gerçekten güzel bir oyuncunun takımın için oynamasından zevk alıyorum. Bunu paylaşmak istiyorum. Takımınızda Megan Fox oynuyor olsaydı, siz de bundan bahsetmek isterdiniz. Ve eminim ki konuştuğunuz tek şey Megan'ın verdiği olağanüstü paslar olmazdı."
Uzun lafın kısası; futbol benim hayatım, Barcelona hayatımın en önemli kısmı, Fenerbahçe ise çocukluk aşkım. Kimse beni “çakma fenerli”, “çakma Katalan” veya “ileride futbolla ilgili bir şey yapacağını zanneden zavallı” olarak nitelemesin. Ya da, nitelesinler UMRUMDA DEĞİL çünkü artık. Cruyff der ki; “Kafatasının içinde örümcek ağı olanlarla muhatap olmayın, onlara ne deseniz de fark etmez.” Ve ben de Cruyff’ün dediğini yapmak istiyorum. Cruyff şu hayatta değer verdiğim birçok şeyin kurucusu. Barcelona’nın Barcelona olmasını sağlayan, futbolu güzelleştiren önder bir insan. Sizler siyasetçileri kendinize önder edinirken benim önderim de Cruyff işte. Sizinle benim aramdaki fark buradan başlıyor aslında.
Yazım bitti işte şimdilik. Aslında yazmak istediğim daha çok şey var ama Busem msne çağırdı, Pique'yle ilgili fotoğraflar varmış elinde. O daha önemli benim için.
Örümceklerinize iyi bakın, kafatasınızın içinde besleyin onları cahilliğinizle. Sıcak tutun onları. Hala da baldır görmek için futbol izlediğimi düşüneniniz varsa da onlara söyleyeceğim tek şey var; GO YOUR HELL SON OF A BITCH!
30 Temmuz 2010 Cuma
15 Temmuz 2010 Perşembe
Rammstein, maNga ve Du Hast

Geçende internette dolaşırken sevdiğim bir grup olan maNga'nın Rammstein'in "Du Hast" şarkısını coverladığını gördüm. Öncelikle fena olmadığını belirtmek isterim ancak haliyle belli farklar var. maNga'nın "Du Hast"ını buradan ve Rammstein'in "Du Hast"ını buradan dinleyebilirsiniz. Gelgelelim aralarındaki farklara…
Telaffuz farkı:
Kimse Ferman'dan bir Alman gibi telaffuz beklemiyor ancak önce İngilizce telaffuzunu düzeltmesi gerekirken niçin Almanca şarkı söylemek gibi bir işe kalkıştığını anlamadım açıkçası. Ferman'ın çok güzel bir sesi var, ancak söyleyiş hataları sesinin önüne geçiyor.
Şarkı "maNga tarzı" değil:
maNga'nın tarzını betimleyebilmek için bir tür ismi kullanmak yeterli olmuyor. Nü metal tadında, Rapcore ile desteklenmiş, zaman zaman Alternatif Rock'a eğilim gösteren, kimi vakitlerde de Anadolu ezgileriyle bezenmiş bir stile sahipler. Yani maNga'nın tarzı için Nü Metal de deseniz, Rapcore da deseniz yanlış olmaz. Ancak emin olduğum kesinlikle ve kesinlikle bir şey var ki o da Industrial Metal ve Tanz Metal'e hiç ama hiç uymadıkları. Grup elemanlarını tek tek incelediğimizde içlerinde Heavy Metal'in alt türlerine uyum sağlayabilecek tek kişi elekro gitarist Yağmur Sarıgül gibi gözüküyor.
Yorum Farkı:
Normalde yorum farklılıklarına çok açık bir insanımdır ancak bu farklılık şarkının doğasına uymuyorsa da asla katlanamam. Bu parçada da yorum farkının şarkıyı katledişi ayan-beyan ortada. Ferman şarkıyı nikah masasında terkedilmiş, sevgilisine "N'olur geri gel" dercesine söylerken Till de "Cehennemin dibine kadar yolun var!" kıvamında söylüyor. Bu iki zıtlık şarkıyı o kadar değiştiriyor ki ikisinin de apayrı kalıpları oluşuyor.
Klavye ve Bateri'nin etkisizliği:
Rammstein'in yorumunda bateri ve klavye aşırı derecede ön plandayken maNga’da klavyecinin eksikliğinden olacak ki şarkının orjinalindeki ahengi biraz azalmış gibi. Her ne kadar maNga’nın şarkısı profesyonel kayıt olmasa da yine de çok şey değişmiş bateri ve klavye eksik kalınca.
Ama tüm bunların dışında, Türkiye'nin adam-akıllı diye tabir edebileceğimiz ender gruplardan olan maNga'nın ufkunu bu derece genişletmeye çalışması çok etkileyici. Sadece tek bir tarzla yetinmeyip sürekli olarak gelişmeye ve daha farklı kitlelere hitap etmeye çalışıyorla. Tebrikler maNga, umarımbir gün sizlerin daha gelişmiş platformlarda, daha yüksek dereceli ödüller alırken görürüz.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
34 gün, 34 gece...
Bir Dünya Kupası daha burada sona erdi…
Sevinsem mi, üzülsem mi bilemiyorum şu anda. O derece bir burukluk içindeyim. 34 gün boyunca 64 maç izledik, bir kısmında sevindik, bir kısmında üzüldük. Bir kısmında uyuyakaldık, bir kısmında heyecandan yerimizde bile oturmadık. Ama dolu dolu futbolla geçilen 34 muhteşem gün yaşadık.
Belki Türkiye yoktu ama ben gönül rahatlığıyla “İyi ki yoktuk” diyebiliyorum. Bir düşünsenize; Dünya Kupası başlamadan aylar önce televizyonlarda dönmeye başlayan Milli Takım temalı garip reklamlar olacak, önüne gelen herkes yorum yapmaya kalkacak, geceleri saatler sürecek hakem muhabbetleri olacaktı. Yine bir düşünsenize; Arjantin-Meksika maçındaki gibi bir gol yese Türkiye, ya da İngiltere’nin Almanya maçındaki verilmeyen gol bize verilmemiş olsa… ne kıyamet kopardı kim bilir? Şenes Erzik çıkar bir açıklama yapar, Fatih Terim yine birilerine tehditkâr bakışlar atıp parmağını sallar, Emre agresif hareketlerini sergiler ve futbol çekilmez bir hale gelirdi. Her maç yine “Vatan, millet, Sakarya” moduna sokulurdu. Ve maçlarda atıyorum Messi’ye faul yapan, Iniesta’yı yere indiren Türk stoperlere kızdığımda da etraftan “Ne biçim Türk’sün sen?” laflarını işitip, onlara futbolun milli mücadele olmadığını anlatmak zorunda kalmadığım için “İyi ki yoktuk” diyorum, vicdanımın rahatlığıyla…
Türkiye yokken hali hazırda, bir dünya kupasından multi-keyif alabilmek için her türlü düzeni kurdum kendim için. 64 maçın 64’ünü de izlemeyi planladım. Bu turnuvanın 2002 veya 2006 Dünya Kupası’ndan çok daha zevkli geçeceğine emindim. 2002’den demin yukarıda saydığım sebeplerden ötürü zevk alamamıştım, 2006 Dünya Kupası’nda ise ev ahalisinin ilgisizliğinden kaynaklı olarak 64 maçın 64’ünü de izleyememiştim (o zamanlar daha küçüktüm :D). 2010 ise bambaşkaydı benim için. Artık düşünsel olgunluğumu da tamamlamış, tarafsız düşünebilme yetisine sahip yeni bir ben vardı Dünya Kupası için. Önce programımı yaptım, uyku düzenimi ayarladım, maçlar boyunca dış dünyayla iletişim kurulacak zamanları belirledim. Kimleri destekleyeceğimi belirledim kendi kafamda. Messi’den ötürü Arjantin; Forlan, Suaréz ve Lugano’dan dolayı Uruguay; hiçbir neden olmaksızın sadece sevdiğim için tuttuğum İsviçre ve elbette ki İspanya görünümlü Barcelona!
10 Haziran gecesi heyecandan uyuyamadım. Bayram öncesi uyuyamayan çocuklar misali sabah erken saatte kalktım. Hatta o mutlulukla ev halkına kahvaltı bile hazırladım. Markete gidip çileğimi, eriğimi, kahvemi aldım. Saatimin saat 17’de “Wavin’ Flag”le ötmesini bekliyordum artık. Saniyeler dakika misali akmaya(?) başlamıştı sanki benim inadıma. Sabırsız bekleyişler esnasında bulduğum her dünya kupası programını izledim, yorumları dinledim. Vakit daha çabuk geçsin diye açılış törenini de izledim. Shakira’nın o nefret ettiğim “Waka Waka” şarkısını bile dinledim. Neyse ki ben delirmeden telefonum K’naan’ın o çok şeker sesiyle çalmaya başladı ve başka bir gezegene doğru yol almaya başladım. Güney Afrika-Meksika maçından aklımda kalan tek şey Tshabalala’nın güzel golüydü. Ama olsun, benim için fark etmezdi. Dünya kupası başlamıştı işte, ne kadar sıkıcı olursa olsun, futbol futboldur diyerek turnuva başlamadan aylar önce kendime koyduğum “64 maçın 64’ünü de izleme” hedefimin ilk aşamasını gerçekleştirmiştim, geriye kalmıştı 63 maç!
Her maç übersonic değildi tabii ki. Tüm maçları izleme planımın bir zorluğu olarak Uruguay-Fransa maçını bile izlemek gibi bir zorunluluğum vardı. Ve bu maçları izleme zahmetine katlanırken bana yardımcı olan tek şeyim cinsiyetimin getirdiği hormonlarımdı. O yüzden İtalya maçlarına tahammül etmek zor olmadı, keza Fransa maçlarına da öyle. Afrika takımlarının maçları hep sempatik gelmiştir bana, o nedenle o maçlarda da aşırı esnemedim. Japonya Milli Takımı’nın bile maçlarını izleyeceğim bir neden bulmuştum kendime: Keisuke Honda’nın olağanüstü sevimliliği ve teknik zekâsı.
Sonuç olarak grup maçlarında arada fire vermişte olsam, bütün maçları %100’lük bir oranla izledim. Son 10 dakikasında uyuyakaldığım maçları da gece kalkıp tekrarlarını izleyerek tamamladım. Sıra elemeli maçlara geldiğinde ise haklı olarak daha zevkli maçlar bekliyordum. İngiltere-Almanya ve İspanya-Portekiz maçları bu konuda beklentilerimi karşıladı ancak bir Japonya-Paraguay maçı vardı ki; bırakın maçın kendisini, penaltıları bile sıkıcıydı. Hatırladıkça esneyesim geliyor hala.
Çeyrek final mücadelelerine geçildiğinde de futbolun acımasızlığını hissetmeye başlamıştım. Türkiye’deki polis panzerleri gibi önüne çıkan her takımı tazyikli suyla geri püskürten Almanya, bu sefer biricik Messi abimin de bir parçası olduğu Arjantin’i etkisiz hale getirmek için bekliyorlardı. Maçı Arjantin’in kazanacağına dair hiçbir umudum yoktu açıkçası. Çok net bir şekilde Almaya tur atlayacaktı. Tek dileğim bu mağlubiyetin acı vermeden olmasıydı. Benim için 2-0 gayet makul bir sonuçtu. Ancak Almanlar yine işin dozunu kaçırdı ve 4-0 gibi “höh anasını” gibi bir tabirin uygun olacağı skorla turu geçtiler. Çeyrek finallerde bir trajik olay da Uruguay-Gana maçındaki “futbolun azizliği” konulu 3 dakikalık kısa film niteliğindeki andı. Maçın o anındaki ruh halim ise aynen şöyleydi; dakika 119 “Allah belanı versin Suaréz”, dakika 120 “Oh, Suaréz kahramanım benim!”. Bir Uruguay fanı olarak tabii ki benim için olağanüstü güzel bir andı fakat Ganalılara cidden aşırı üzüldüm. Aynısı benim başıma gelse depresyona girer, ömür boyu da çıkmazdım. Ama ne demiş bir Türk futbol filozofu (!) “Futbol enteresan oyun.”
Dünya Kupası’nın bitişi kendini iyice hissettirirken Afrika’daki karnaval havası yerini heyecanın doruğa çıktığı anlara bırakıyordu. Yarı finallerde Tanrı’dan tek isteğim Messi’nin intikamının alınmasıydı ne yalan söyleyeyim. Çok iyi bir insanım sanırım, Tanrı dileğimi yerine getirdi ve Leo’mun rövanşını gayet anlamlı bi kafa vuruşuyla (2-6’yı da anımsatarak) Almanya’yı saf dışı bırakıyor ve içimin yağlarını eritiyordu. Tahminime göre o golden Casillas’ın eski anıları depreşmiş ve soyunma odasında gözleri dolmuştur. :D Yarı finalin diğer maçında ise Hollanda yine Cruyff ve devre arkadaşlarına ihanet ederek finale çıktılar.
Finalden önce Dünya Kupası’nın en angarya maçı olarak gördüğüm 3.lük maçında Almaya, ahtopot Paul’e göre galip çıkacaktı ancak ben yine de izleyeyim dedim ve “İyi ki izlemişim” dedim. Klose, Podolski gibi yıldızlar olmasa da çok çok zevkli bir maçtı ve şahane 5 gol izledik. En çok sevindiğim olay ise Müller’in gol krallığı yarışında Villa, Sneijder ve Forlan’ı yakalamış olmasıydı. Altın ayakkabı ödülünü genç bir yeteneğin kazanmasını istiyordum ve Müller bunu gerçekleştirebilecek en uygun adaydı. Golden Foot için yapabileceği her şeyin en iyisini yapmış, gerisi ise sadece Tanrı’ya kalmıştı.
11 Haziran 2010, yani dün… Saatler saat 21:30’u gösterdiğinde tüm dünya Soccer City stadındaki 22 adam ve 3 hakeme kilitlenmişti. Şu maçın ilk yarısın anlatmak için iki kelime kullanabilirim: Kasap Havası. Hollandalı futbolcuların karşılarındakilerin birer rakip futbolcudan önce, birer ‘insan’ olduklarını akıllarına getirmeden, salladıkları tekmelerin haddi hesabı yoktu. Eğer Webb birazcık cesur olsaydı Hollanda daha 2.dakikada 10 kişi kalır, ilk yarıyı da 9 kişi bitirirdi. Çok merak ediyorum, hakemin De Jong’a kırmızı kart göstermesi için Allah korusun Xabi Alonso’nun kalbi mi durması gerekiyordu? Veya Iniesta’nın ayağının 3 yerinden kırılması mı lazımdı adaletin yerini bulması için? Eğer Dünyanın en iyi hakemi Webb ise, yabancı hakem diye bas bas bağıran Kulüpler Birliğine, yorumculara, başarısızlıklarını hakemlere yüklemeyi hobi edinmiş futbolcu ve teknik adamlara “Buyurun sizin çok istediğiniz yabancı hakemler, hangisini istiyorsunuz acaba? Rosetti’yi mi istersiniz, O mu gelsin de ofsaytları göremesin? Veya Larrionda mı gelsin, bir metre içeri girmiş topun gol olduğunu göremesin?” demek istiyorum sadece…
Hakem penaltıları vermese de, bariz kornerleri göremese de, kırmızı kartını evde unutmuş olsa da, Don Andres yine sahneye çıktı ve Chelsea maçını hatırlatırcasına bir gol attı. Aslında gollerin atılış tarzlarının uzaktan yakından alakası yok. Ben Sara Carbonero’ya ne kadar benziyorsam bu gol de Chelsea maçındaki gole o kadar benziyordu işte. Ama Iniesta yine Iniestalığını gösterdi ve total futbolun yeni efendileri Avrupa Şampiyonluğu’ndan sonra Dünya Kupasını da kazanarak tarihe geçtiler.
Ve bugün… 34 gün sonra bugün veya yarın maç olmayacağının bilinciyle uyandım. Duvarımdaki dünya kupası panaromasını sökerek hatıra kutumun içine koydum. Koskoca Dünya Kupası sırasınca sadece yarım kez dinlediğim “Waka Waka”yı bu sefer tam bir şekilde dinledim. Onu da kaydedip Wawin’ Flag’le birlikte kutumun içine koydum. Taksim meydanında zencinin birinden aldığım vuvuzelamı da onların yanına ekledim. Turnuva boyunca gazetelerden kestiğim köşe yazıları, yazıcıdan çıkardığım resimleri de içine atınca kutu tamamen doldu. Üzerini Güney Afrika’nın renklerine boyayarak ağzını bantladım ve her zaman hissedebileceğim bir yere koydum. 34 koca gün boyunca yaşadıklarım, güldüklerim, ağladıklarım, sevincim, üzüntüm, şaşkınlıklarım, mutluluklarım ve en önemlisi de minnet dolu kalbimle…
Teşekkürler Blatter, Dünya Kupası’nı Afrika’da düzenlediğiniz için…
Teşekkürler Mandela, beyazların ve siyahların o kadar da farklı olmadıklarını gösterdiğin için…
Teşekkürler herkese, futbol coşkusunu doyasıya yaşadığınız için…
Ama en büyük alkışı Jimmy Jump için istiyorum lütfen. Bir Dünya Kupası kalmıştı şapka giydirmediği, ona da giydirdiği için… :D
İyi ki varsın futbol, iyi ki varsın Dünya Kupası. Şampiyonlar Ligi daha iyi diyenlere inat, hala 1 numaramsın!